
PARRHESIA
“Neden ben benim de, sen değilim?”
Photo Karol Jarek
Parrhesia
During the making of this performance, many faces were present. Each performer was truly a gift to me. The process and the performance concluded—at least for me—when the COVID-19 pandemic began, and perhaps even before that. It was the last time I mostly felt uncertain about how to handle my autobiographical and creative material. The process was painful but enlightening, helping me understand the truth of that period,
if it ever exits?!.
or what does that even mean=/?
This inquiry led me write a text that healed me from the harshness of :truth:S as well,
which is presented below.
Once upon a time…
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde
Deve tellal iken pire berber iken
Ben nasıl oluyor da anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken
Bir keloğlan varmış
Keloğlan yıllar sonra Anadolu’nun bağrında doğup büyüdüğü O Köye gelmiş
O küçükken, ona Kocaman görünen nehrin olduğu O Köye dönmüş
Köyün toprak yolunun girişinde artık kimsenin herhangi bir otobüs beklemediği
metal paslı durağı görmüş hüzünlenmiş
Tıkır tıkır dönmüş köy yoluna, başlamış köye yaklaşmaya
Varmış köy meydanına kazlar, çamurlar,
tezek gibi doğal olmayan başka kötü kokular kokmuş burnuna
O an bilmiş bir şeyler eskisi gibi değil derken
Aman çocukken tepenin yamacından böyle dağ keçisi gibi sekerek gidermiş
Şimdiyse -asfalt yol yapmışlar tepenin arkasından- ordan yürümüş
Keloğlan
Yürümüş yürümüş yürümüş yürümüş…
Varmış tepeye bi’ bakmış ağaç yok
Ağacın yerinde beyaz beton berbat bir ev
Dayısı yapmış Keloğlan’ın
Çocukken altında çamurdan minik koltuklar, arabalar yaptığı
Vaktiyle dedesinin dikdiği söğüt ağacının yerinde bir dayısının evi
Evin önünde bol sayıda ayakkabı
Ayakkabıların arasından seke seke geçmiş içeri girmiş
Tanıdık yüzler, ağlayanlar, susanlar, ayran içip pide yiyenler -cenaze-
Dedesinin gidişine mi üzülsünmüş yoksa dedesinin ağacının ondan evvel çoktaan gitmiş olmasına mı bilememiş çıkmış evden tekrar
Bir nefes alayım demiş dikmiş gözünü uzaklara
Bi’ de ne görsün
O vaktiyle ona kocaman görünen nehir bir ince çizgi halinde
Yokmuş gibi varmış gibi belli değil bir incelikte akmakta
Keloğlan artık dayanamamış inmiş tepeden asfalt yoldan
aşağı geçmiş toprak yoldan paslı metal otobüs durağı derken
Tekrar -metropolde yaşıyor Keloğlan bu arada- atlamış dönmüş
Dönerken de aklına şu şiir gelmiş:
Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel,
bir su birikintisinin de deniz olmasını.
Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Herşey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk henüz çocukken hiçbirşey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…
Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim,
Neden buradayım da orda değilim.
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor.
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?
Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım…
Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
ama şimdi hepsini yiyor, üstelik mecburiyetten değil.
(Vegan oldu)
Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
Çocuk henüz çocukken hevesle oyun oynardı,
şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.
…..
Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için, bugün de böyle bu.
Kızarırdı yüzü yabancıların gözü üstündeyken, bugün de bu değişmedi.
Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
bugün de yaptığı gibi.
Çocuk daha henüz çocukken
zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
bugün hala titrer çomak o ağaçta.
Peter Handke
